Prof. Dr. Mehmet ZENCİR
Sağlıkta Dönüşüm Programı olgunlaşmış, on yıldır yapılanmasının neredeyse sona yaklaştırmış, kısa ve orta vadeli yapılacaklarla ilgili devlet nezdinde onay almış, halk nezdinde de zımmi desteği almış halde önümüzde durmakta…
Sağlık emekçileri ve genel emekçiler için söylemleri de net….
Genel emekçilere yönelik sağlıklarından kendileri sorumlu olduğu, yaptıkları yanlış davranışlar nedeniyle hasta oldukları, paralarının miktarına göre herkesin her türlü hizmete en kısa sürede ulaşma olanakları olduğu, daha iyi ve daha hızlı ulaşmak istiyorlarsa ellerini ceplerine atmaları gerektiği, istenen her türlü hizmeti almak için sigortalarının yeterli olmadığı, açığı özel sigorta ile kapamaları gerektiği, tüketici olarak paraları oranında hekim seçme hakkından (?) yararlanabilecekleri, sağlıklı olmaları için tıp kurumlarına mahkum olduklarını ve hastanelerde ne kadar çok zaman geçiririlerse o kadar sağlıklı olacakları her türlü iletişim organından görsel, işitsel, sembolik, akademik (?) vb. yollarla aktarılmakta…
Sağlık emekçilerine yönelik bireysel olarak ne kadar çalışırsa o kadar kazanacağı, sistemle uyumlu çalışırsa işini sürdürmeye devam edebileceği, kendi aklını kulllanmasına gerek olmadığı, sistemin neler yapılacağını adım adım belirlediği, belirlenmiş rollerin iyi oyuncusu olması gerektiği ve müşteri memnuniyetini esas alması vurguları sürekli biçimde hafızalara çakılmak istenmekte…
Kamu sağlık emekçilerinin mevcut olumsuz gidiş bir yana kafalarında taşıdığı en büyük kaygı sözleşmeli çalışmaya geçiş, bütçeden ödenen maaşlardan vazgeçilmesi, sadece performansa bağlı ücretlere daralma, taşeron statüsünde çalışmaya geçme ve sağlık kurumlarının tamamen özel sektöre devredilmesi ile vahşi koşullarda tamamen güvencesiz çalışma sürecine evrilme… Bu kaygıları daha da katmerleştiren peşpeşe açılan tıp fakülteleri, sağlık yüksek okulları, sağlık meslek liseleri yedek işçi ordusu baskısı ve sağlık emek gücünü değersizleştirme, gerekli hizmetlerde daha alt düzeyde sağlık çalışanı çalıştırma ile ucuz ve güvencesiz emek arayışı anlamı taşıyan yeni çıkartılan ara pozisyonlar (yardımcı hemşirelik, yardımcı hekimlik vb.).
Özel sektörde ise tekelleşme, tek taraflı sözleşme baskısı, uzun süreli ve yoğun çalışma, aynı işe talip artan bir sağlık emekçisi havuzu, izin vb. hakları kullanamama, artan emek sömürüsü ve işi sürdürme konusunda yaşanan sıkıntılar… Benzer durum işyeri hekimliği alanına da sirayet etmiş durumda, OSGB zincirlerinin bağımsız işyeri hekimliği yapanlara karşı tehditi her geçen gün artmakta. Bu alanda ücret güvencesizliğin kabullenilmiş durumda, iş güvencesinin sağlama alma telaşı egemen hale gelmiş durumda…
Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında yeni ufuklar olarak şehir hastaneleri ve sağlık turizmi dikkat çekmekte. Kamu-özel ortaklığı projesi ile yaşama geçirilmesi için hükümet tarafından büyük çaba gösterilen şehir hastaneleri sağlık emekçileri için taşeron statüsünde çalışmanın kalıcılaşması, yaygınlaşması ve ana çalışma rejimi olma sinyalleri yanısıra borçların ödenme zorunluluğu nedeniyle iş yoğunluğunun artması ve işten atılmalar anlamı taşımakta… Sağlık turizmi hastanecilik hizmetlerinde devasa hastanelerin ve büyük sermaye tekellerinin gelmesi olarak değerlendirilebilir. Artan özel hastaneler (önemli bir kısmı tekelleşmiş) ve kapitalist işletme anlayışının egemen olduğu kamu (?) hastaneleri sağlık hizmetleri açısından rekabetin sertleşmesini de peşinden getirmektedir. Artan rekabet sağlık emekçileri için iş yoğunluğunun ve emek sömürüsünün artması, ücretlerin düşmesi, iş güvencesi babında performans uygulmasının baskısın artması anlamına gelmektedir.
Birinci basamak adına görünen SGK adına hizmet satan küçün taşeron kurumlar olma, aile hekimlerinin birlikte çalıştığı aile sağlığı elemanlarının ücretlerini ödemesi, aile sağlığı merkezine yapılan harcamaların artması yanısıra sağlık pazarı için yeni hasta havuzu yaratma amaçlı tarama programlarının yaygınlaşması gibi artan hizmet kullanımını, toplum sağlığı merkezlerin döner sermaye gelirlerini artırma arayışı vb. öngörebiliriz.
Başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm eğitim hastaneleri artık hizmet hastanesi özelliği taşıdığı, daha fazla hasta bakma, daha fazla tanısal işlem ve teadvi girişimi yapma telaşında olduğunu eğitim ve araştırmanın artık devreden çıktığını söyleyebiliriz. Kaldı ki artan öğrenci kontenjanları nedeniyle zaten yaşanan krizin kapitalistleşen hizmet anlayışı ile daha da derinleştiğini söyleyebiliriz. Emek sömürüsünden son nasibini alan sağlık emekçisi öğretim üyeleri olmuştur. Tıp fakülteleri hem mesai sonrası özel hem de part time çalışma bağlamında öğretim üyelerinin kazanacakları paraya göz dikmiş durumdadır. Öğretim üyesinin asli rolü artan rekabet ortamında hastaneye para kazandıracak hekim hüviyetine evrilmiştir. Tüm bunlara karşın asistan sayısı bağlamında ksıtlı kontenjanlar, bu hastaneleri felç etmiş, az sayıda asistan hekim derin sömürülere maruz kalır hale gelmiştir. Mezun hekimleri de uzman olsun, pratisyen olsun daha iyi bir gelecek beklemediğini söyleyebiliriz.
Uludağ Tıp Fakültesi Hastanesi “yalın üretim” modeline geçme nedeniyle 2012 haziranında yapılan toplantıda sağlık alanında yalın üretim uygulamasının mimarlarından Massachusetts Institute of Technology’nin endüstri analisti Dr. James P. Womack “çoğu azla yapmak” şeklinde özetlediği konuşmasında sağlık alnında yaşanların altında yatan gerçekliği en çıplak hali ile paylaşmıştır. Hedef çok (?) yapmak, ama az sağlık çalışanı ile, emek sömürüsnü derinleştirme ile…
Saldırı tüm sağlık emekçilerine ve genel emekçilerine yönelik olmasına karşın sağlık emekçileri ile genel emekçiler hizmet alan ve veren olarak karşı poziyanlarda konumlanmış, aradaki güven ilişkisi ortadan kalkmış durumdadır. Genel emekçilere onları sağlıksız kılan savaş, ekonomik yoksulluk, işsizlik, küresel ısınma, çarpık kentleşme vb. devasa toplumsal sorunların yarattığı sağlıksızlığı görmemeleri, sağlıksızlıkalrı bireysel hatalarına bağlamaları ve tıp kurumlarına bağlı olmaları ve sağlıkları için para harcamaları… Paranın gücü oranında da en iyi sağlık hizmetini (?) arama girişimlerini yoğunlaştırma…
Sağlık emekçileri cephesinde de parçalanmış bütünlüklü olmayan mücadele eğilimleri güç kazanmaktadır. Alana özgü, kısa erimli talepler, sadece bir sağlık emekçisine daralmış (aile hekimi, işyeri hekimi, özel sektör hekimi, radyoloji çalışanları vb.) bir mücadele tarzı öne çıkmaktadır. Bu tarzın mevcut merkezi örgütlerin (meslek oadası, sendika) bütünlüklü mücadelesinin parçası olması yerine bizzat kendi örgütlenmesini seçmiş ve bu alanda yoğunlaşmış, merkezi örgütlerin mücadelesine de güçlü destek vermeme eğiliminde olduğu dikkat çekmektedir. Zaman içinde yöntem olarak diyalogdan, aktif mücadeleye evrilmiş olması, çalışma yaşamına ait sınıfsal talepleri gündemine alması (iş güvencesi, ücret güvencesi, çalışma saatleri vb.) olumlu bir gelişme olmasına rağmen taban baskısı ile apolitik olma hali, mesleki örgütlerin politik dilinden uzak durma eğilimi, sağlık alanında bütünlüklü ve köklü taleplerden uzak durması temel olumsuz tutumlar arasında sayılabilir… Örgütlü meslek örgütleri ve sendikaların bu mücadele ile buluşması, bütünleşmesi için emek harcanmasına karşın halen başarı sağlanmadığını söyleyebilriz.
Yazı sağlık alanına evrilmiş olmasına karşın mart ayı içerisnde Ata Soyer adına yapılan iki toplantıda iki saptama sağlık alanında yürütülen mücadelenin yeniden gözden geçilmesini zorunlu kılıyor.
Birincisi “Özyönetimler/Yerel yönetimler ve Sağlık” temalı sempozyumda ODTÜ Siyaset bilimi öğretim üyelerinden Tarık Şengül’ün kentlerin sağlığı mücadelesinin artık emek gücünün yeniden üretimi ve çevre sağlığı hizmetlerini (temiz içme suyu sağlama ile sembolize edilen) aştığı; sermayenin kenti tarumar ettiği, tamamen rant ekonomisi adına yeniden inşaa ettiği, doğa ve insan yaşamını hiçe saydığı bir dönemde artık sağlık mücadelesinin “yaşama sahip çıkması” gerektiği vurgusu…
İkinci saptama “Sağlık Çalışanlarının Emeği ve Hak Mücadeleleri” temalı sempozyumda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler fakültesinden Tülin Öngen’in son dönem sağlık alanındaki büyük değişimi, kapitalizmin yeniden yapılanma dönemi üzerinden anlatısında yer verdiği “sosyal devlet fetişizmi” vurgusu. Sosyal devlet diye tanımlanan dönemin kapitalist devletin özel bir dönemi olduğu, bu dönemdeki kamunun kapitalist bir kamu olduğu, kamu yararı diye sunulanın aldatıcı olduğu, üretim-dağıtım-denetimde kapitalistlerin egemen olduğu, şu an olumlu olarak ifade edilen kazanımların sermaye açısından da ciddi yararlar sağladığı, bugün (neoliberal dönemde) sermayenin kendi devletinine yeni roller verdiği, artık yürütülen mücadelenin sosyal devlet çağırısı ile yürütmenin anlamsızlığı, doğayı ve insanlığı tehdit eden bu düzenin değişiminin zorunlu mücadele hattı olduğu vurgusu…
Sağlık mücadelesindeki örgütlü güçler (meslek odaları ve sendikalar) köklü düzen değişikliğini tartışma gündemine alması, alana özgü daralmış mücadele pratiğini bütünleştirme, özel-kamu ayrımı yapmadan tüm sağlık emekçilerinin örgütleyen bir tarzı yaşama geçirmek için çabalarını yoğunlaştırmaları gerekmektedir. Ülke coğrafyasında yürütülen özgürlük mücadeleleri ve Haziran isyanı bu konuda umutları çoğaltmaktadır.
Prof Dr.Mehmet Zencir
Pamukkale üniversitesi
Halk Sağlığı AD
TTB MYK ÜYESİ

